Casusluk davasında 3'üncü duruşma görülüyor

Casusluk davasında 3'üncü duruşma görülüyor

GÜNDEM, 29 Eylül 2026 Salı, 12:32
Casusluk davasında 3'üncü duruşma bugün görülüyor. Davada gazeteci ve BirGün yazarı Merdan Yanardağ, tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan hakim karşısında. İmamoğlu, duruşmada son dönemde gündemde olan fon meselesine de vurgu yaparak "Babam burada, 30-35 yıldır ticaret yapıyoruz. 3300 daire yapmışız ama bizim kazanamadığımızı karı koca 4 ayda kazanmış. Ali Şekeroğlu Anayasa Mahkemesi önünde canına kıyarken aynı anda bu ülkede fon zenginlerinin failleri korunuyor" dedi.

Casusluk davasında 3'üncü duruşma bugün görülüyor.

Duruşmada tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan ile gazeteci Merdan Yanardağ, hakim karşısına çıkıyor.

Silivri'de İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen duruşma saat 10.30 sularında başladı.

"BENİ BEKLEMEYİN SİZ HAREKETE GEÇİN"

Ekrem İmamoğlu salona geldi. İzleyiciler ''Millet sizi bekliyor'' diye seslenince İmamoğlu, ''Beni beklemeyin siz harekete geçin ben katılırım'' dedi. Salonda gülüşmeler yaşandı.

İmamoğlu'nun savunması başladı.

İmamoğlu'nun savunmasının tamamı şu şekilde:

Ekrem İmamoğlu: Öbür tarafta duruşma devam ediyor ve orada her çıkan sorguya gelen sanığın benim için ayrı bir önemi var. Dolayısıyla ilk söz almayı talep ediyorum.

Hakim: Tanıkları dinleyecektik ama. Tanıklardan öncesinde söz almak istiyorsanız verelim.

Ekrem İmamoğlu: Ben istiyorum çünkü tanıklar zaten mahkeme tarafınca dinlenecektir.

Evet. Sayın Başkan, Sayın Heyet; mahkeme huzurunda aziz milletimize sesleniyorum ve buradan ne yazık ki yine bir yargı saldırısı altında bulunduğumuz dönem içerisinde, ismi bile sokağa çıksak, milyon insana sorsak, milyonun tamamının güldürecek bir isimle, "casusluk davasıyla" bu salondayız. Yüce Türk Yargısı'nı ve Türk Yargısı'nı temsil eden mahkemeyi, hakimler bu akla evvel iddianameyi yazan üç beş muhterisin ne yazık ki toplumu, bu ülkeyi ve bu mahkemeyi meşgul etmesine hep beraber yaşıyoruz. Türkiye çok şey yaşıyor, Türkiye çok ilginç bir dönemden geçiyor. Akıl tutulması desek, kelime yetmiyor. Her sabah nasıl bir Türkiye uyandığının bu millet farkında değil ve gerçekten cahillikle, yani çağın asrın cahilliğiyle, asrın akıl tutulmuşluğuyla mücadele eden bir toplum halindeyiz. 87 milyon dışarıda nasıl bilemiyorum, tahmin bile edemiyorum. Çok üzülüyorum milletimiz adına.

Ekim ayına giriyoruz. Ekim ayına girerken, tabii hatırlatmam hususlar var. Çünkü tam 2 yıl önce bu günlerde, 31 Mart 2024 yerel seçimlerindeki ağır yenilgi sonrası, iktidarın seçim kaybetmesi sonrası alınan karar gereği bir kişi, bakan yardımcılığından, yani siyasi bir görevden kanuna aykırı bir biçimde tekrar bir yargı görevine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na ataması yapılıyor. Bu kanuna aykırı bir durumdur, asla uygun değildir, denilmesine rağmen ısrarla bu uygulanıyor. Tebliğ edilen bu görev aslında sadece HSK'da belirlenmemiş, tümüyle siyasi bir talimatı yerine getirmek için talimatlandırılmış olduğu ve açıkçası yol haritası çizilmiş bir stratejiyi yerine getirmek amacıyla İstanbul'daki bu göreve getirildiği, fazla vakit geçmeden ortaya çıkıyor.

Tümüyle makam, mevki, menfaat odaklı bir görevdi bu görev. Zaten içinde olanların tamamı da menfaat, makam, mevki elde ettiler, çok net ispatlı. Bu yolculuk senaryosu, saray zihniyeti tarafından yazılmıştır. Siyasi başarısızlığını, 25 yıl içinde ilk kez ikinci parti durumuna düşen hükümet partisi, hükümeti yöneten AK Parti'nin halktan uzaklaşmış, halkın menfaati değil, bir avuç yandaşın kazancının derdine düşmüş, 87 milyonun derdine derman olamayan bu hükümetin yeni çözümü, yargı kollarının operasyonlarına yaslanarak bir yöntem olacak şekilde karar alınmış ve bunun uygulayıcısı olarak da o dönem bakan yardımcısı İstanbul'a başsavcı olarak atanmış, görevini yerine getirmek için hazırlık yapmıştır zaten. Süreç başlatılmıştır.

Bu yöntem, fazla değil, 2 yıl önce hafta içerisinde, 30 Ekim'de ilk hukuksuz operasyonunu, yani hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'mızı kutladığımızdan bir gün sonrasında, çünkü onların ne milli, ne manevi, hiçbir inanca, hiçbir duyguya, hiçbir yaşamın değerini hissettirecek hususa saygısı olmayan bir zihniyet; gözü kör olmuş, gözü körleşmiş bir zihniyet, az önce söylediğim o makam, mevki, menfaat üçlemesiyle hareket ederek, kıymetli Ahmet Özer Başkanımızı Esenyurt'a operasyon yaparak, şafak operasyonu tarifini de literatürümüze kazandırarak ilk adımını atmış, tutuklamış ve işe başlamıştır. Bu operasyonların hedefinde yenildiği ana muhalefet partisi, onun genel başkanı ve hiç yenemediği ve yenemeyeceğini bildiği muhtemel rakibi olduğunu da ortaya açıkça koymuştur.

İki yıldır Türkiye, tam da bu başlangıçla, yüzlerce diyebileceğimiz kanuna aykırı yöntemlerle devletin tüm kurumlarını vahşice kullanarak, altını çiziyorum, devletin bütün kurumlarını kolluk gücünü, valiliğini, kaymakamlığını aklınıza gelebilecek bütün kurumlarını vahşice kullanarak, korkutarak kullanarak, kimi kimliklerini, müfettişlerini kimi korkutarak, kimi menfaat yolculuğunu önüne koyarak bir süreç tariflemiş ve tarihe asrın hukuksuzluğu olarak geçen hukuk cinayetlerini, yargı saldırılarını, haysiyet cellatlıklarını, işkence yöntemlerini ,tekrar ifade ediyorum, senaryosunu saraydan çizdikleri uygulayıcısı yargı kolları adına İstanbul'a atanan başsavcının olduğu şekilde Türkiye'mizi felç etmiş bir dönemi ülkemize yaşatmışlardır.

Bu yaşanan sarsıntılar, bu yaşanan abluka, bu yaşanan skandallar insan haklarına tümüyle aykırıdır. Yani dünyanın hiçbir yerinde anlatılacak bir hususu, bir kelimesi, bir saniyesi dahi yoktur. Ve tamamen anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlere sahiptir. Tekrar ifade ediyorum, yani bunu hukukçular daha iyi biliyor. Okudukça ben de bunu daha iyi idrak ediyorum. Anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlerle dolu bir süreci Türkiye yaşatmışlardır. Bunların failleri er ya da geç kim ise, kim ise bu millet huzurunda adil mahkemelerde hesabını vereceği günler yakındır. İşte bu yöntemlerle Türkiye'yi altüst etmenin yanı sıra, sadece ülkeyi altüst etmek değil, aynı zamanda ekonomik, sosyolojik, psikolojik bedelleri bu millet çok ağır olmuştur.

İddia ediyorum; ağır bilançonun milletin sırtına yük edilen, 87 milyonun cebinden çıkan, bizzat cebinden çıkan rakamı dövizden enflasyona, borsadan sanayiye, düşürülemeyen faizden gıda enflasyonuna kadar iddiayla ifade ediyorum, 250 milyar doları aşmıştır. Bu bedel, kayrılan bir avuç yandaş hariç, yani bunun adı ister güncel adıyla fonda vurgun yapan kişiler olsun, ister ihale peşinde koşan bir avuç insan olsun, ya da siyasetin içinde kapalı kapılar ardında ya da başka görevlerindeyken bundan nemalanan insanlar olsun, bunlar hariç bu milletin her evladını, burada bulunan herkesi, güvenlik gücünden izleyicisine, gazetecisinden ailelere, hukukçulara varıncaya kadar herkesi derinden ilgilendirmektedir. İşçiyi, öğrenciyi, genci, emekliyi, ev kadınını yuva kuramayan kızlarımızı, oğullarımızı, sanayiciyi, çiftçiyi, üreten herkesi ilgilendirmektedir, işsizi ilgilendirmektedir. Okula aç giden ve açlık içerisinde karnını doyuramayan minnacık kızlarımızı, oğullarımızı, ilkokula giden çocuklarımızı ilgilendirmektedir. Hayatını kaybeden emeklilerimizi ilgilendirmektedir. Onun için bütün bu dediğim maliyet kuruş kuruş, lira lira milletin cebinden bir başka elin oraya girip çıkmasıyla ne yazık ki çıkmıştır. Milletimizin cebinden bu paralar harcanmıştır. Bu bedele yakın coğrafyamızdaki savaşların etkisini falan filan sakın kimse yedirmeye çalışmasın. Onun etkisi bunun dışında. Bu rakam gerçek hesabı yapılmış, kitabı yapılmış bir rakamdır. Ve yine son günlerin, önümüzdeki süreçte hayatımızı çok etkileyecek bedeli ağır olacak iktidar eliyle gerçekleşen asrın soygunu, fon vurgunu da buna dahil değildir.

Ekim 2024'te başlayan muhalif belediye operasyonları İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ve şahsıma yapılan operasyonla zirve yapmış ve kendine ait olmayan, millete ait olan koltuğu kaybetme korkusu, yorgunluk, bitkin, yaşlı, üretemeyen metal ve mental tükenmişliğin politik her türlü çöküşünün verdiği tarihsiz korku ile diplomamı, 35 yıl önceki emeğimi elimden alacak kadar gözlerini karatmış, gözleri dönmüş bir biçimde ahmak, çirkin, nezaketsiz gibi davalar açarak ve bunlardan da medet umarak tarihe, kara leke olarak, trajikomik kimlikler olarak geçmiştir, geçmeye devam ediyorlar.

"İKİ YILDA, ŞAHSIMA 20'YE YAKIN DAVA İLE MUHATAP EDİLDİM"

Her türlü ayak oyununu, devleti temsil eden insanlar, her türlü ayak oyununu, kapalı kapılar ardında akla hayale gelmeyecek, yani bu ülkede yani köprüyü, Galata Kulesi'ni satanların bile, o geçmişte trajikomik diye gülerek ifade ettiğimiz, yalancı emlakçılık yaparak millete ait olan şeyleri satanları bile, yani düşündürecek, bu şeytanın aklına gelmez dediğimiz işleri yapacak şekilde türlü ayak oyununu yapar hale gelmişlerdir. Yazıklar olsun! Gerçekten yazıklar olsun!

İki yılda, iki yılda, şahsıma 20'ye yakın dava ile muhatap edildiğim bir süreci yaşattılar. Mevcutta 13 tane ceza davası ile mücadele etmekteyim. Bu mahkemelerin de 23'e yakın hâkim değişikliği yapılarak adil yargılanmamın tümüyle engellendiği bir ortamı yaşamaktayım. 23'e yakın diyorum, artık ben sayamıyorum. Kaç kişi değişti, kim geldi, kim gitti, kim kimdir? Bir mahkemeden öbür mahkemeye hâkimleri bile tanıyamaz duruma geldik. Tarifi gerçekten imkansız anlatması gerçekten çok zor. Türkiye Cumhuriyeti devleti 1000 yıllık geleneğimize yakışmayan utanç verici, herkesin eve gidip gerçekten ellerin arasına kafasını alıp düşünmesi gereken bir dönemi yaşıyoruz. Yani biz bu duruma nasıl geldik? Bu ülke nasıl kuruldu? Yani bu ülkenin evlerinde insan kalmadı. Sadece 103 yıl önce benim evimde bile, benim evimde bile şehitler, gaziler vardı. Her insanın evinden insanlar kalmadı evlerde. 13 milyon nüfusu olan bir Cumhuriyetin, neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek, tür herkes ceplerde hayatını kaybetmiş ve ülke kurmuş. Bu Cumhuriyet 103 yıl sonra şahsi menfaatleri üzerine her şeyi yapabilecek insanlarla, sarayın içinde sıkışmış bir devlet yapısını nasıl kurduyu herkesin ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gerektiği günlerdeyiz.

Evet, yani 19 Mart'tan bu yana hakkımda yürütülen yargı süreçlerinin her birinde, farklı bir suçlamayla karşı karşıya bulunmaktayım. Bu salonlarda, çok duruşmaya giriyorum. Bir gün diplomamı savunmak zorunda kalıyorum. Neyini savunacaksam? Bir gün belediyecilik faaliyetlerini, bir gün makam arabamın açıklanması benden isteniyor. Yani bu günün parasıyla 200.000 lira aylık kirası olduğunu gördüğüm kiralık, belediye kiralanma üzere olan arabayı reddediyorum, kendi arabamı bilâbedel kamuda kullanma üzere belediye tahsis ediyorum, bununla yargılanıyorum!

Hesapladım, kamuya benim bıraktığım zararı sağladığım fayda 30-35 milyon lira. Çünkü 12 sene ben kendi aracımı kullandım. Niye? Belediyenin 200.000 liraya araba kiralaması ağırıma gittiği için. Kendi arabamı kullandığım için bununla bile yargılanıyorum. Bir gün diplomamı, bir gün makam arabamı savunuyorum. Belediyecilik faaliyetlerimi savunmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir süreç ilerlerken, bir absürt dava tarihe geçecek. Yani gerçekten bunu yazan iddia makamına diyorum ki: "Allah size akıl fikir versin." Çok net dua ediyorum. Yaradan beni duyar inşallah, onlara faydası olsun diye bunu söylüyorum. Bugün ise casusluk isnadıyla yeniden sanık kürsüsündeyim. Bazen aynı günde 3 duruşmaya girdim. Bazen aynı günde, 1 haftada 5 günde 5 duruşmaya girdim. Bütün bunların tamamı, tamamı iddiayla söylüyorum, ben yargılanmaktan kaçmam. Tamamı "Allah akıl fikir versin" diyecek iddia makamının temsilcileri tarafından kaleme alınmıştır. Bunlara mahkeme heyetleri iştirak edecek mi, etmeyecek mi? Bunları da göreceğiz. Görürsem, iştirak ederlerse, aynı duayı onlar için de yapacağım. Etmezlerse "ne güzel" diyeceğim. Diyecek başka bir lafım yok.

"UTANIN YERİN DİBİNE GİRİN"

Onun için yine casusluk isnadıyla karşı karşıyayım. Bugün de aynı günde 2 duruşmayla yine tarihe not düşmeye devam ediyoruz. Casusluk... Yani arkaya dönüp baktığımda çok yakinen tanıdığım, dostluk yaptığım ya da yoldaşlık yaptığım Necati Özkan'dan casus çıkartmak, yani bu ülkenin silahlı kuvvetlerinde görev yapmış bir insandan, kendini memleketine adamış bir insandan casus çıkarmak... Uzaktan izlediğim, okuduğum, takip ettiğim, fikirlerine hayranlıkla baktığım Merdan Yanardağ'dan casus çıkarmak ya da televizyonuna çökmek, adı her neyse.

Şimdi burada tanıdığım yani kimdir, nedir bilmediğim, hiç tanışmadığım bir defa fotoğraf çekildiğim... Görüyorum ki yani gerçekten artık biz zaten mahkemede buna çok şaşırır olduk. Bazen arkadaşlarım bir mahkemede diyor ki "Ya ben masumum diye haykırasım geliyor sonra biriniz çıkıyor, dinliyorum ondan sonra diyorum ya bu benden daha masum" deyip ona üzülmeye başladım, ben de Hüseyin Gün'ü dinlemeye başladım bu mahkemede. Yani gerçekten o insandan da casus çıkarmak ve bu devlet adına utanç verici bir durumla karşı karşıyayız.

Yani ülkesine ihanet eden, yabancı güçlerle çalışan... Bize bu deniyor. Devletin güvenliğine karşı hareket eden bir insan olduğumuz bize söyleniyor. Kim tarafından? O Allah akıl versin diye dua ettiğim iddia makamında bunu yazan kimse onlar tarafından. Haydi oradan! Haydi oradan! Böylesine ağır bir suçlama karşısında iddianın ağırlığıyla orantılı bir hukuki ciddiyet yaşamak isteriz biz. Yani hukuki ciddiyeti olsun bu işin, öyle değil mi? Burada hukuki bir ciddiyet üzerinden bir süreç işletilsin, sorular sorulsun, cevaplar alınsın. Yazıklar olsun. Bu mahkemeyi, mahkemeye dönüşmesine bile imza atanlara yazıklar olsun.

Ya ben hangi bilgiyi temin etmişim? Yani kime aktarmışım? Hangi talimatı vermişim de böyle bir işlem yürümüş? Tek bir konusu dahi geçmedi yani, ne mahkeme heyeti bana soru sordu bugüne kadar, ne de bir arkadaşıma sordu yani buraya gelenlere de böyle sorular sorulmadı ama biz bununla yargılanıyoruz. Yani hangi eylemle devletin güvenliğine karşı hareket etmişiz biz? Hangi eylemle? Hangi ispatla? Hangi ispatla? Hangi akılla bunu yazdınız? Hangi akılla bunu mahkemeye getirdiniz? Neyi savunuyorsunuz? Elinizde hangi delil var?

Ya ben onlarca mahkemeye geldim. 105. 107. duruşmaya giriyorum, 107, 108 duruşma. 15 tane mahkeme, ya bir tane delil yansıtılmaz mı şuraya? Bak şu davada şu delil, şu ses kaydı, şu şunu söyledi, bu bunu yazdı, bu bunu çizdi demez mi? Diyemiyorsunuz, yazıklar olsun size. Bu kadar net. Utanç verici bir durum, utanın yerin dibine girin. Bak bu kadar söylüyorum.

O bakımdan ben devletin aleyhine iş yapacağım ben, Ekrem İmamoğlu. Ekrem İmamoğlu, yani 40 haneli bir köyde doğmuş Ekrem İmamoğlu devletin aleyhine iş yapacağım, daha dünkü çocuklar benim hakkımda böyle bir şey yazacak. Alnını karışlarım! Hayatım boyunca onlar ile mücadele ederim, edeceğim de. Bunu bilsin ya! O bakımdan öyle bir ciddiyetsiz bir ortamda karşı karşıyayız.

Hangi ülke? NATO'nun bütün devletleri buraya geldi. Bekledim ki zat-ı muhterem sorsun onlara "Ya bu Ekrem casusmuş. Tanıyan var mı?" "Ey CIA! Ey MI6! Veya diğer ülkeler ya da onların faaliyet gösteren şeyleri, istihbarat teşkilatları." Yani sorsun, diyordu ya "Ey Amerika! Ey Amerika, ya Ekrem İmamoğlu casus mu, anlat bakalım, dostum" diyor ya. Yani 20 senedir F-35 alacağı var ya mesela, hani onu alamadı bari bunu öğrenip gelseydi New York'tan. Onu alamadın, bari bunu öğrenip gelseydin, işine yarasaydı. Bunu bile, bunu bile bekledim biliyor musunuz, NATO'da sorarlar diye. Veya New York'tan sorarlar diye bekledim. Bunu yapamadı. Yapamaz, çünkü yok! Ekrem İmamoğlu öyle bir insan değil.

Ekrem İmamoğlu, İstiklal Marşı'nın bütün kıtalarını ezbere bilerek hayatını geçirdi ve öyle büyütüldü. Vatan, millet sevgisi... Bu ülkenin her insanını severek büyüdü. Ama kendini sevenlerden hiç olmadı. Kendine aşık insanlardan hiç olmadı. Koltuğa yapışanlardan hiç ama hiç olmadı. Koltuğa yapışanlara biat edip kulluk edip elini, eteğini öpenlerden olmadı, olmayacak! Ne el, ayak öpenleri sever; ne el, ayak öptürenleri sever. Her ikisine de karşıdır Ekrem İmamoğlu. Onun için buradayım, onu biliyorum; ama devam edeceğim bu mücadeleye.

Allah aşkına! Bunların cevaplarını somut delillerle görmek istiyorum ben. Yeter! 3. duruşma... 4 mü, 5 mi, 6 mı, 7 mi? Hangi kaç tane daha duruşmaya gelecek bu insanlar? O bakımdan, huzurdaki davada beni casuslukla suçluyorlar. Seçmen analizi yapıyormuşum, dijital strateji kuruyormuşum, veri topluyormuşum ve bu milli güvenliği tehdit ediyormuş! Yani saçmalığa bakar mısınız? Ya 2019'da, 2019'da 13 bin 600 oyla kazandığımız bir seçimi iptal edenler belli. İptal edenlere karşı bu milletin tavrı, tepkisi belli. Buradan casus çıkarmaya çalışıyorlar ya! Oradaki muhteşem 7 aylık halkın demokrasi direnişinde casusluk çıkarmaya çalışıyorlar.

"SARAY SİYASETİNİN PARMAKLARI BU FONLARIN İÇİNDE"

Tabii yalanla, iftirayla dolu bir süreç; tümüyle koltuğunu koruma amacıyla ortaya konmuş bir süreç. Madem devletin güvenliğinden söz ediyoruz, devletin kurumlarından söz ediyoruz... Ben hani güncel bir ara not düşeyim. Vatandaşın birikimlerinin korunduğuna, nasıl korunduğuna bugün hepimiz şahitlik de ediyoruz. Milyarlarca dolarlık fon vurgunu ortada. Kafasını kuma sokmuş insanlar ya! Böyle bir fotoğraf görüyorum; deniz sahili, böyle kocaman bir kumsal, kafasını kuma sokmuş yüzlerce insan... Yüzlerce! Kafası kumda, zannediyor kimse onu görmüyor, her şey ayazda. Böyle bir durumdayız yani. Şu anda Ankara'da Türkiye'ye gösterilen böyle bir fotoğraf. Ayıptır ya! Ayıptır, ayıptır! Niye? Vatandaşın birikimi buharlaşmış, emeklinin tasarrufu çalınmış.

Fon vurguncuları hakkında daha önce gerekli yerlere de uyarı yapılmış bu arada. Hatta bu uyarıyı yapan insanları, birkaç insanı alıp hemen gözaltına atmışlar. Aynı gün, aynı gün! Hatta utanmadan, gözaltına aldıktan sonra bir kısım bu işin, bu vurgunun önde giden insanları "İyi ki tutuklatmadım" diye de laf etmişler. Yani tutuklatma yetkisini bile kendinde gören insanlar bunlar. Çünkü niye? Bu işin içinde olan herkes bu iktidarın fertlerinin insanları. Eşi, dostu, akrabası... Akrabası, damadı, gelini; hepsi bu işin içinde! Bu işin içinde, çünkü üst düzey bürokrasi ve saray siyasetinin parmakları bu fonların içinde. Bunu bilelim ya! Bu kadar ayan beyan. Düzenlenecek olanlar da onlar, denetleyecek olanlar da onlar, düzenleyecek düzenleyen de onlar ya! Böyle bir durumdayız ya.

Okuyunca şok oldum, düşünsenize: Devlet Denetleme Kurulu--yeni Cumhurbaşkanlığı sistemindeki en önemli Devlet Denetleme Kurulu'nun başkanı--aynı zamanda Borsa İstanbul yönetim kurulu üyesi! Haydi bakalım! Buna ne deriz, bunu nasıl anlatırız? Buradan soru çıkacak. Eşler, dostlar, akrabalar, nepotizm böyle yani zirve yapmış!

Ha, ben akrabamı olduğum yere sokmadım ya! Akrabamı olduğum yere sokmadım. Kural getirdik; bir yönetici varsa onun akrabası yönetici olamaz. Bir yöneticinin akrabası işe alınamaz. Bak bu kadar ileri taşıdık meseleleri, arkadaşlarım şahittir. Ayıptır ya! Biz bu kurallarla devlette görev yaptık 11-12 senedir. Niye? Milletin evlatları olsun diye. Niye? Milletin evlatlarına burs verilsin diye. Bir kadına, genç bir kadına 110 bin dolar İBB burs vermiş, 110 bin dolar! Ekrem İmamoğlu ne yapmış? 5,5-6 senede bugünün parasıyla 12,5 milyar lirayı 600 bin çocuğa dağıtmış. 12,5 milyar lirayı... Onun için ben buradayım.

Burada bulunanların belki farkında değildir; yeğenidir, komşusudur, tanıdığı bir çocuktur burs aldıysa İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden. Niye? Kendi parası çünkü. "Milletin parası millete verilecek" dedik biz, onun için. Ama bir kadın 110 bin dolar... Aynı kadın defalarca "Hadi burs aldın gittin yurt dışına, yaptın mı yapmadın mı o da belli değil, hadi geri dön hizmetini yap" diye kuruma çağrılıyor, cevap bile vermiyor; kuruma bile gelip kuruma hizmet bile etmiyor. Kayıtlı, tespitli! Bunu yaşattılar bize ya! Bu mektuplar kendisine yazılırken Sayın Cumhurbaşkanı o zaman Başbakan, aynı anda Başbakan'a da danışmanlık yapıyor. Benim yanımda öyle biri gezecek, kovarım onu biliyor musunuz, kovarım! Bedelini ödettiririm ona.

Onun için şimdi bunu tespit ediyor, kim tespit ediyor? Ana muhalefetin sözcüsü açıklıyor. Peki ana muhalefetin sözcüsü açıkladı, açıkladı. Yahu Allah aşkına, "Üç kişi, üç kişi Beylik laflar etti. "Kim yaptıysa ortaya çıksın." Neymiş? AK Parti'nin sözcüleri acayip laflar ediyormuş. "Kim yaptıysa ortaya çıksın. Kim yaptıysa kendini ihbar etsin. Gitsin teslim olsun." Vay anasını ya! Devleti düşürdükleri duruma bakar mısınız?

Bakın ben gözlerimi kapatayım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yöneticilerinden, teftiş kurullarından şöyle parmağımı gezdireyim, bir tanesinde dursun, böyle üç tane adam seçeyim, üç tane kadın seçeyim; Ankara'ya gitsinler, bilgisayarın başına otursunlar, kaç kişi kaç yüz milyon dolarları götürmüş bir saatte, bakın bir saatte ortaya çıkartmazsa ben namerdim! Alın size casusluk hikayesi! İddia makamı, alın size casusluk hikayesi! Yazabiliyor musunuz? Var mı gücünüz? Var mı cesaretiniz? Yok, ben biliyorum. Siz cevap vermeyin, yok! Cesaretiniz olamaz sizlerin.

"BU MUDUR MİLLİ GÜVENLİK?"

Hakim: Toparlayalım...

Ekrem İmamoğlu: Hepsi konuyla ilgili Sayın Başkan. Denetlenen ile denetleyen makamlar iki celse arasında dünyada ilk defa casusluğa... Sayın Başkan müsaade edin neler oldu?

Hakim: Savunmaları ilk iki celse aldık, toparlayalım.

Ekrem İmamoğlu: Evet, yok biraz sürecek. Denetlenen ve denetleyen makamlar aynı koltuğa sığışmışlar. Buna devlet mi denir ya, buna hukuk mu denir, bu nasıl devlet ciddiyeti? Bunlar Ekrem İmamoğlu hakkında casusluk davası açacaklar. MASAK sisteminde siyasi nüfuz sahibi kişiler için özel bir koruma katmanı varmış. Kara parayla mücadele kılığında iktidarın kirli parasını koruyan bir düzen. Böyle şey olabilir mi ya? Bu mudur milli güvenlik?

Bir tarafta bunlar yaşanırken diğer tarafta yargının bütün dikkati kimlere ve nelere çevriliyor? Hatırlatayım; benim çocukluk arkadaşlarım biliyor musun? Çocukluk arkadaşlarımı tuttular öbür tarafta. Benim çocukluk arkadaşlarım. Belediyede gariban şoförler aylarca yattı aylarca. Efendim gözaltına almışlar. Neymiş? 20 milyar dolarlık vurgunu yapan kurumların başındaki insanlar lütfen gözaltına alındılar bu arada onu söyleyeyim. Aldılar, bıraktılar, aldılar, bıraktılar, lütfen gözaltına alındılar. Peki, alın bakalım şoförleri de almayın bu arada yani. Almayın da alın bakalım şoförlerini. Alın bakalım aile fertlerini. Arkadaşlarımı orada tutsak, tanıdığım yani sonradan tanıdığım insanlar, kendisi burada ifade veriyor, savcı diyor ki karın da öbür tarafta haberin olsun. Kayınbiraderin de öbür tarafta. Buradan itirafçı yarattılar, itirafçı. Şimdi dökülüyorlar ,tel tel dökülüyorlar. Ve buradan Ekrem İmamoğlu'na suçlu diyecekler. Hadi oradan! Hadi oradan!

Ben milletin ne dediğine bakıyorum onu söyleyeyim. Benim çocukluk arkadaşlarım ya ve bu insanların, bu ailelerin çarşaf çarşaf fotoğrafları, filmleri TRT'de benim paramla benim paramla bana küfür ettiler. Aileme, buradaki insanların ailelerine, namusuna, haysiyetine, şerefine dil uzattılar. Benim makam aracımın giderleri üzerinden spekülasyon yapmaya çalıştılar. Neymiş? 200.000 liralık benzin almış falanmış filanmış. Sülale boyu vakıflarda, saray koridorlarında dönen milyarlarca dolar kimsenin umurunda değil. Ama belediye aracının yakıt bedeli çok büyük kamu zararı diye servis edilip yargılama konusu yapılıyor.

Ben, yandaki Avrupa'nın en büyük utanç verici duruşma salonundan buraya geliyorum. Yani arkadan izleyenin hakimi görme şansı yok. Hakim böyle miniminnacık noktaya dönüşüyor. Ben de orada duranları görmüyorum. Neymiş? Avrupa'nın en büyük duruşma salonuymuş. İftiralarla, beyanlarla kurgulanmış bir davadan buraya geliyorum. Yani ve orada tek sebep ne biliyor musunuz? Belediyeleri ele geçirelim, ana muhalefet partisini yok edelim ve aynı zamanda Ekrem İmamoğlu'na gereken zalimliği yapalım.

Ya bakınız, buradan hatırlatayım. Sadece İstanbul'da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi dahil 58 gözaltı dalgası yapılmış, 58. Sadece bu 58 gözaltı dalgasında 1556 kişi gözaltına alınmış. Bakın 1556 kişi gözaltına alınmış. Bu 1556 kişinin neredeyse tamamı, 4 gün o pislik içindeki Vatan Caddesi'nin bodrumunda 4 gün tutuldu. Sadece o 1556 kişi, sadece o 1556 kişi, yaklaşık 5500 gün orada tutuldu biliyor musunuz? 5500 gün! Toplamına, zulmün büyüklüğüne bakar mısınız? Ve bunların içinden 353 kişi tutuklandı. Hala 250 kişi tutuklu.

Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? İnsanların hayatından sadece gözaltında Vatan Caddesi'nin o altında o pislik yerde 14 yıl çalındı, 14 yıl, 15 yıl çalındı. Operasyonların başladığı günden bugüne, insanların tutuklu kaldığı süreyi artık ben hesaplayamıyorum, şey gibi geçiyor, yaklaşık 90.000 gün. 90.000 gün insanlar hapiste yattı. İstanbul'daki operasyonlardan. Nedir? Adaları çalalım, Üsküdar'ı çalalım, Bayrampaşa'yı çalalım. Böyle bir şey olabilir mi ya? Bu millete yedirecekler ya. Ve yaklaşık 240 yıldır bu millet hapiste. 240 yıldır! 1,5 senede olanları anlatıyorum size. Çocuk oyuncağı değil yani. Bir insanın ömrünü düşünün ya. 3 asırdır bu insanlar hapiste yatıyor, 3 asır. Casusluk davasını vesaireyi de saymıyorum bu arada. Belediyelere yapılan operasyonları sayıyorum. Onun için bu iktidarın işlediği günahların haddi hesabı yoktur.

Bu ülkede adalet terazisinin bir kefesinde iktidar vardır unutmayın, orası dokunulmazdır. Orada hesap yapmak yoktur, orada denetim yoktur. Öbür kefesinde ise üzerine itiraz edenler vardır. Orada yargılanmak, susturulmak, gözaltına alınmak, taciz, işkence her şey vardır. İşte bütün bunların bedeli çok ağır. Bütün bunların bedeli emeklilerin aç kaldığı bir Türkiye'dir. Bütün bunların bedeli asgari ücretlilerin açlık içinde olduğu bir Türkiye'dir. Bir ömür çalış, devletine güven duyan bu insanlar sefalete mahkum edilmiştir. İşte bunun sonucu nedir biliyor musunuz? Anayasa Mahkemesi önünde, 2 çocuk babası emekli bir yurttaşımız Ali Şekeroğlu, "para için değil, onurumuz için" diyerek canına kıymıştır.

Bunların hepsinin sebebi işte bu casusluk davası gibi davalardır. İddia makamı duyun bu sesi. Sorumlusunuz, sonuna kadar. 5 günde 7 emniyet mensubumuzun intihar ettiğinden bahsedildi geçen hafta. Kimse bunları duymadı. Bu ülkede bir boş yazar kasa iktidar değiştirmişti. Nereden nereye geldik değil mi? İşte bunlar baskının sonucu. İsteyen istediği kadar umarsızca dinlesin, isteyen istediği kadar umursamasın. Bu millet günü geldiğinde hesap soracak. Bugün bir emekli Anayasa Mahkemesi'nin önünde canına kıyıyor ya. İktidar medyası bu haberi görmüyor bile, irdelemiyor bile. Çünkü görmek zorlarına gidiyor. Çünkü bu tablo onların tercihlerinin sonucudur.

Yarın tüm yandaş medya emekliyi öldüren yoksulluğu kader diye sunar biliyor musunuz? Tıpkı fon soygununun faillerinin zamanında yatırımcı diye sunulduğu gibi. Hatta şu anda bile en yetkili ağızdan miniminnacık bölümünde bir sorun var diyerek geçiştirme çabasında olduğu gibi, bu ülkede sürekli yer değiştiriyor. Seçmen analizi yapanı casus ilan ediyorlar. Tersine çevrilen bu düzende, söylem ile gerçeklik arasındaki uçurum artık ölüm büyüklüğüne ulaştı, ölüm! Ölüm! İnsan kendini öldürüyor bu ülkede.

Bunun ağırlığını hissedin. Hissetmek zorundayız ey milletim, aziz milletim, kıymetli halkım! 25 yılda birikerek büyüyen bu çürüme, bu yoksulluk, bu yağma, bu denetimsizlik, bunların hepsi 25 yıllık iktidarın marifetidir. Kendiliğinden olmadı. Tasarlandı, korundu, büyütüldü ve bu çürümeyi görmek istemeyenler susturuldu. Susturulmaya da devam ediliyor.

Gerçeği söyleyenlere karşı kullanılan yöntemlerden biri de seslerini duyurabilecekleri mecraları kapatmak. Şimdi onu yürütüyorlar. Mecraları kapatıyorlar. Ben alışığım, sosyal medyamın, hesabımın defalarca kapatıldığını biliyorsunuz. Yayınlanmamış kitabım toplatıldı ya! 16 polis memuruyla yayınlanmamış kitabın daha baskıya girmeden matbaası basıldı ya! Çünkü bu iktidar için en büyük tehlike, seçmen analizi değil, gerçeğin görülmesidir, gerçeğin! En büyük tehlike! En büyük casusluk veri toplamak değil, onları ifşa etmektir! Onları ifşa ettin mi casussun sen!

Bu yüzden bugün mahkemeye taşınan suçlama ile ülkenin karşı karşıya olduğu gerçek sorunlar arasındaki mesafeye dikkat çekiyorum, çekmeye devam edeceğim. Seçmen analizi yapan casusmuş ama milyarlarca dolarlık organize soygunun failleri özgürce dolaşıyor. Henüz müsait değilmiş. İfade bile vermiyormuş. Henüz müsait değilmiş. Milyarlarca...

Benim babam burada, biz 35 yıldır ticaret yapıyoruz. 35 yıldır ticaret yapıyoruz. Benden önce bir 30 yılı daha var. Ben, 35 yılda biriktiremediğimi, 3 bin 300 tane daire, villa, iş yeri yapan bir insan olarak, bir tacir olarak biriktiremediğimi vatandaş karı-koca 4 ayda almış ya! 4 ayda almış ya! Rezalete bakar mısınız, binlerce insan çalışsın... Ve biz aile boyu, aile boyu hesapları blokaj altında, hesapları blokaj altında, hayatı blokaj altında, tecrit altındayız.

Anlatıyorlar ya bize sistem sistem diye; kişi kendinden bilir işi misali onların zihniyeti, yarattıkları sistem denetleyeni denetlenenle aynı koltuğa oturtur. Soyanı korur, sorgulayanı hapseder. Konuşanın hesabını kapatır, susanı ödüllendirir. Casusluk diye seçmen analizini mahkemeye taşır, milyarlarca dolarlık soygunu ise 'soruşturuyoruz' diye rafta tutar.

Ben bu salonda dün seçim kampanyasının dijital stratejisinden yararlanıyordum ama bu ülkenin gerçek davası bu salonun dışında. Ali Şekeroğlu, rahmetli, bu ülkede artık emeklik maaşıyla geçinemediği için Anayasa Mahkemesi önünde canına kıyarken, birilerinin fon soygununun faillerini koruduğu bir Türkiye'deyiz. Ey halkım bunu duyun! Anayasa Mahkemesi önünde canına kıyan bir emekli polis bu ülkede yaşandı. Allah rahmet eylesin, öldü gitti; yoksulluğunu, açlığını bile yaşayamadı. Ama aynı anda bu ülkede birilerinin fon soygununun failleri ko-ru-nu-yor! Bir kişiye bakmamızı istiyorlar. Yüzlerce kişi var orada. Aldanmayın! Aldanırsanız yokuz, aldanmazsanız varız ey halkım!

Bu iktidar emeklinin açlığa mahkûm edildiği bir ülke yarattı. Seslerin kesildiği, muhaliflerin casuslukla yargılandığı bir ülke yarattı. Millet bütün bunlara şahittir, tarih her birini not edecektir. Çağlar geçecek bu iktidarın yasakçı, jurnalci, despot uygulamaları unutulmayacak. Kürsüde vatan, millet edebiyatı yapanlar kendi elleriyle imzaladıkları anlaşmaların hesabını verecektir. Bu kof hamasetin arkasındaki gerçeklerin hepsi kayıtlara geçti; günü geldiğinde millet hesabını soracaktır.

Cumhurbaşkanı'nın ülkeye verdiği en büyük zararlardan biri, hukuk devletinin üzerine katran dökmüş olmasıdır. İktidarda kalabilmek için yargıyı siyasi bir aparat haline getirmiştir. Siyaset üzerinde yargı eliyle vesayet kurmaya çalışmıştır. Birleşmiş Milletler kürsüsünden dünyaya 'Adil düzen' çağrısı yapıyor beyefendi. New York'ta güçlü olanın değil, haklı olanın sözünün geçmesini istiyor. Ne kadar ilginç! 'Güçlünün hukuku olmaz' diyor. Vay anasını! Ama Türkiye'de rakibini cezaevine yolluyor. Dünyadan adalet istiyor, kendi ülkesinin cumhurbaşkanı adayı casusluk suçlamasıyla yargılanıyor. Rakibine 'ahmak' kelimesi üzerinden siyasi yasak vermeye çalışıyor. Düşünebiliyor musunuz?

Ben, defalarca karşısında seçim kazandım. Buradan kendisine sesleniyorum: Siyasi mücadelemiz devam edecek ama devletin kurumları, hiçbir siyasetçinin kişisel hesaplaşmasının aracı olmamalıdır. Kurumların tarafsızlığına duyulan güven hepimizin, bakın tekrar ediyorum, hepimizin ortak meselesidir. Çünkü kurumlar, devlet, adalet bu ülkenin temeli; bunu yok etmeyin, sarsmayın! İktidarlar değişir, partiler değişir, bakanlar değişir, milletvekilleri değişir, cumhurbaşkanı değişir ama devlet kalır! Siz diyorsanız ki 'Ya devlet gitsin ben kalayım', bu olmaz! Bu olmaz! Onun için siyasi mücadelemiz devam edecek.

Geçenlerde durmuş saatin bir kez doğru zamanı gösterdiği gibi Adalet Bakanının bir sözü var: 'Hukuku istismar ederek hukuksuzluk yapan hiç kimsenin yanına kâr kalmayacak' demiş. Evet! Bugün başkalarına hesap soranlar, yarın verdikleri talimatın, hukuksuzlukların ve ülkeye ödettikleri bedelin hesabını adil mahkemelerde milletin huzurunda tek tek verecektir; doğru söze ne denir?

İki gün sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni yasama dönemine girecek. Yani aziz milletimize ait olan bu Gazi Meclisin varlığını koruması gerekiyor. Kurtuluş Savaşı'nı vermiş olan bu yüce Meclisin bitirilmemesi gerekiyor. Bunun da tek yolu, siyasi rakiplerinizi davalarla, soruşturmalarla, tutuklamalarla siyaset alanının dışına itmek değil; tam aksine demokrat bir ortam yaratmaktır. Bir devlet- bir ülkenin devlet kurumları siyasi mücadelenin içinde taraf gibi görünmeye başlıyorsa bundan yalnızca muhalif olan zarar görmez; devletin kendisi zarar görür, buradaki herkes kaybeder. Dışarıdaki 87 milyon insan kaybeder; bunu yapan insanların bile geleceği kararır.

Yargıya duyulan güven zarar görür. Adalet duygusu zarar görür. Çünkü hukuk devleti yalnızca mahkeme binalarından, kanun kitaplarından, makam ve unvanlarından ibaret değildir. Hukuk devleti vatandaşın en zor gününde bile adaletin kendisini koruyacağına inanabilmesidir. Bir gün hakkında ağır bir suçlama ortaya atıldığında o suçlamanın siyasi kimliğine göre değil, deliline göre değerlendirileceğini bilmesidir. Türkiye'nin en güvenilir, en öngörülebilir ülke olduğunu anlatmışlar Amerika'da. Yani böyle bir ülkede yatırım fonlarında yaşanan kriz yüzünden 131 fonun tasfiyesine karar verilmişken bunu hangi yatırımcıya anlatıyorsunuz Allah aşkına ya? Soruyorum size. Ne hukuk güvenliği, ne güvenilirlik, ne öngörülebilirlik?

Ben, inanın bu ülkenin asrın soygunu olan fon vurgununun, iddiaların hesabı henüz sorulmamışken, vatandaşın birikiminin güvende olduğuna onu nasıl inandıracaksınız? Muhalif bir gazeteciyseniz, gözaltına alınıyorsanız, muhalif bir gazeteciyseniz tutuklanıyorsanız bu nasıl bir öngörülebilirlik olur? Cumhurbaşkanı adayına, siz diplomasını iptal edip peş peşe davalar açıp casus ilan ediyorsanız, bu nasıl bir hukuk güvenliği? Bu düzenin ne yapacağı artık öngörülebiliyor. Gücün karşısında duran için soruşturma, iktidarın işine gelen için koruma. Bu kadar net.

Bu ülkede artık 100 kişiden 85'i adalete güvenmiyor. Neymiş efendim? Kendi iktidarınız dönemindeki işlenen faili meçhul cinayetleri aydınlatıyorlarmış ve bu bir başarı hikayesiymiş. Olacak iş değil ya! Hangi hükümetin döneminde oldu bunlar? Tabii ki aydınlatılacak, aydınlatılmak zorundadır. FETÖ terör örgütünü devletin tüm kurumlarının yargı dahil, mahkemelere dahil kim soktu? Ergenekon'un, Balyoz'un davalarının savcısıyım diyen kimdi Allah aşkına? Şehirler çetelerin, sokak mafyasının eline bırakılırken neredeydiniz? Yıllarca büyümesine göz yumduğunuz yapılar için bugün çetelere operasyon diyerek milleti kandıramazsınız.

Ülkenin en önemli kurumları kara para iddialarıyla anılır hale geldikten sonra kara para operasyonu, kara para operasyonu, borsa operasyonu, kuyumcu operasyonu başlıkları atarak karşımıza çıkıp işçinin, emekçinin aklıyla alay edemezsiniz. Bu operasyonlar yapılıyor, bir süre sonra bakıyoruz hapishanede kimse yok. Bunlar niye tutuklandı, niye bırakıldı kimsenin haberi yok. Neymiş? Adı operasyon.

Dün milli takımımız 4-1 kaybetti. Ülkede kıyamet kopuyor. Büyük bir fon vurgunuyla karşı karşıyayız. Neymiş efendim? Son dakika açıklaması yapıyor Adalet Bakanı. Bu sabah Merkez Hakem Kurulu'na büyük operasyon yapmışlar. Ya milletin aklıyla dalga geçiyorlar ya. Hakemler büyük yolsuzluk yapmış. Ya böyle bir şey olabilir mi ya? Kimin aklıyla dalga geçiyorsunuz siz ya? Böyle bir rezalet olabilir mi? Güven olmadan devlet yalnızca bir bina, bir sıfat, bir koltuktur. Bugün bu güvenin korunması hepimizin sorumluluğudur. Benim hakkımdaki iddialar da aynı sorumlulukla değerlendirilmelidir.

Özellikle casusluk gibi bir isnatta verilecek karar kadar o karara giden süreç de devletin adalet anlayışını gösterecektir. Bir insanın hayatını, onurunu, itibarını etkileyen bir kamu gücünü kullanırken yalnızca bugün düşünemezsiniz. Yarın ne olacağını da düşünmek zorundasınız. Bugün casuslukla suçlanan bir insan yarın beraat edecek, biliyoruz biz bunu. Ayıp değil mi? Ne olacak o zaman? Bugün bu açıklamayı yapanlar, atılan manşetler, ekranlarda söylenen sözler, sosyal medyada yayılan görüntüler ne olacak? Zaten o medyada o görüntüleri yayınlayanlar, o manşetleri atanlar buraya gelip dinlemiyorlar.

Çünkü söylediklerinin yalan olduğunu onlar da biliyorlar. Gelmiyorlar, gelemiyorlar. Böyle bir şey olsa gelmezler mi? Buranın 3'te 2'sini onlar doldurmaz mıydı? Ya da diğer duruşma salonunun 3'te 2'sini onlar doldurmaz mıydı? Gelemiyorlar çünkü yalan, iftira olduğunu onlar da biliyor. Gelmezler.Ama dün bu manşetleri onlar attılar. Merdan Yanardağ, Necati Özkan, Ekrem İmamoğlu'na casus, onlar dediler.

Bu ülkede devletin itibarı tartışılırken denetim kurumlarının görevlerini yerine getirip getirmediği de konuşulmalıdır. Mesela SPK ne yaptı? BDDK ne yaptı? Hazine Maliye Bakanlığı ne yaptı? İlgili kurumların uyarıları, müdahaleleri yeterli oldu mu? Kimler kazanç elde etti, kimler zarara uğradı? Hangi denetim mekanizmaları işletildi? Bunlar açıklığa kavuşturulması gereken meseleler. 10 gündür bizi oyalıyorlar. Bizi oyalıyorlar ya. Milleti kandırıyorlar, milletin aklıyla alay ediyorlar.

Bütün bu sorular bizi cumhuriyetin temel ilkesine getiriyor. Kamu gücü kime aittir ve hangi sınırlar içinde kullanılmalıdır? Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçiminin adı değildir sevgili dostlar, kıymetli halkım. Cumhuriyet, devletin hiçbir makamının ve hiçbir yetkisinin kişisel mülk olmadığı anlayışıdır. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıdır. Yargının da yürütmenin de bütün kamu kurumlarının da yetkilerini anayasadan ve kanunlardan almasıdır. Biz, cumhuriyetin bu kurucu ilkeleriyle yetişmiş insanlarız. Bu ilkeler siyasi rekabetin ne kadar sertleştiğinden bağımsız olarak korunmalıdır. Çünkü bugün benim için geçerli olacak hukuk yarın bir başkası için de geçerli olacaktır. Bugün benim savunma hakkımın korunması yarın siyasi görüşü benden tamamen farklı olan bir insanın da savunma hakkının korunması demektir. Adaletin gerçek güvencesi budur.

Bana güvence sağlayın diye bu cümleleri kurmuyorum. Kendinize yanlış yapmayın diye sizi uyarıyorum. Bu memleketin hukuk düzenini bozmayın. Bu memleketin adaletinin o temel kolonlarını yerle bir etmeyin. Adalet herkese lazım olacak bir gün.

Sayın başkan, sayın heyet; dosyadaki duruşma tutanakları ve müzakkerelerin gösterdiği üzere bir hatırlatmayı çok önemsiyorum. Mahkemeleri, son derece keyfi biçimde casuslukla suçlanan ve daha da keyfi biçimde tutuklanan bizler üzerinden hiçbir gerekçe olmadan tutukluluğu sürdürülen ve bu zalimliği yaşatılan insanlar haline dönüştürdünüz.

Casusluk faaliyeti var mı, yok mu? Bunu doğrudan Milli İstihbarat Teşkilatı'na bu mahkeme sordu. Bir değil, 2 kez sordu. Mayıstan bu yana 4 aydır MİT'in çok basit 2 soruya yanıt vermesini bekliyoruz. 1: Benim ve diğer yargılanan arkadaşlarımın casusluk faaliyetinde bulunduğumuza ilişkin MİT'in elinde bir rapor veya tespit var mıdır?

Sorunun bir tanesi bu. 2: Sayın Hüseyin Gün'e ait olduğu söylenen veriler ve ibb.gov.tr'ye ait olduğu söylenen veriler, TCK'nın 328'e 1 maddesi kapsamında, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgilerden midir?

"12 METREKARE YERDE YATIYORUZ"

Artı bu soruyu ben sordum. Sayın Hüseyin Gün'le fotoğraf çektiren İbrahim Kalın bizi yabancı casuslardan korumakla görevli Milli İstihbarat Teşkilatının başına getirilirken, ben Hüseyin Bey'le fotoğraf çektirdiğim için nasıl casus ilan ediliyorum diye sordum. MİT'in başkanına bunu sordum. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı adına Sayın Fuat Oktay tarafından kendisine verilen yetkilendirme yazısını gündeme getirdim ve bunun anlamını sordum. 4 soru soruldu, 0 yanıt. Milli İstihbarat Teşkilatı, 4 aydır bu sorulara cevap vermiyor ya. Milli İstihbarat Teşkilatının bunlara bu cevapları vermesi bir gün bile değil. Kutsal, hepimizin kıymetli teşkilatı Milli İstihbarat Teşkilatının bunlara cevabı bir gün bile değil. 0 yanıt.

Öte yandan, dosyamız heyetinizin, yani 25. Ağır Ceza Mahkemesinin ve sizin verdiğiniz kararlara yaptığımız itirazları değerlendiren 26. Ağır Ceza Mahkemesinin tutukluluğun devamı kararıyla şiştikçe şişiyor. Yazık ediyorsunuz. Kaç karar tebliğ ettiniz artık sayamıyorum ama 10-15 karar oldu. Sonuncu kararınızı aynen okuyacağım: "Tutuklu sanıklar Ekrem İmamoğlu, Hüseyin Gün, Merdan Yanardağ ve Necati Özkan üzerine atılı siyasal veya askeri casusluk suçuna ilişkin kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunması".

Hangi somut deliller? Bir senedir hapiste ya bu insanlar, hangi somut deliller? Aşamalardaki beyanlar, dijital veri inceleme raporlarında yer alan tespitler, ilgili araştırma tutanakları; hangi tutanaklar? Neye karar veriyorsunuz siz? Hangi tutanaklar? Allah aşkına! Hapse giriyoruz ama 12 metrekare yerde yatıyoruz, çocuk oyuncak değil bu.

Atılı suçun vasıf ve mahiyeti... Atılı suç için kanunda öngörülen cezanın alt ve üst sınırları, tutuklu kalınan süreyle atılı suç için kanunda öngörülen ceza miktarına göre tutukluluk süresinin ölçülü olduğu, ayrıca delillerin tam olarak toplanamadığı, adli kontrol hükümlerinin bu aşamada yeterli olamayacağı kanaatine varılmakla 5271 sayılı CMK 100 ve devam maddeleri uyarınca sanıkların tutukluluk hallerinin ayrı ayrı devamına. Yahu ne suçum var? Hangi suç? Ne vasfı? Ne mahiyeti? Ne alt sınırı? Ne üst sınırı? Allah aşkına ya! Bu bir oyun mu? Biz hapisteyiz, hapis, hapis! Bu şey değil, çocuk oyuncağı değil, tutsaklık. 12 metrekare hapisteyiz. Çocuk oyuncağı değil bu. Oyun oynamıyoruz. Merdan Yanardağ hapiste. Necati Özkan hapiste. Hüseyin Gün hapiste. Bu kadar kolay mı ya gerçekten insanların özgürlükleriyle, onurlarıyla oynamak?

Dünyanın en uyduruk iddiasıyla, en büyük yalanıyla bizleri tutukladınız. Sizden önceki heyet tensip tutanağıyla bilirkişi raporu istedi. Tümüyle lehimize bir rapor geldi, dosyada var.

Sizden önceki mahkeme istedi bunu. Tümüyle lehimize gelen dosya önünüzde. Sizden önceki heyetin tensip tutanağıyla istediği bu raporu siz yok sayıyorsunuz. Şimdi de MİT işini yapmıyor. Olmayan şeyin olmadığını, yani bizim bir casusluk faaliyetimizin bulunmadığını, böyle bir tespit rapor olmadığını söylemekten kaçıyorlar, korkuyorlar! Siz, olmayan kanıtlarla, olmayan gerçeklerle bizi tutuklu tutmaya devam ediyorsunuz.

Gerçekten üzülüyorum. Kendi adıma üzülmüyorum, millet adına üzülüyorum.

Millet adına üzülüyorum. Çünkü maddi gerçekle ilgilenmiyorsunuz. MİT yıllarca cevap vermezse siz olmayan şeyin olmadığını beklemeye mi devam edeceksiniz? Bizi yıllarca tutsak etmeye mi devam edeceksiniz? Gücünüz mü yok doğru karar almaya yoksa kişisel bir kininiz mi var? Biz ne yorum yapalım? Ne yapalım biz yani, nasıl bir yorum yapalım, bize yol gösterin? Bir değil yasaya, bu ülkenin kanununa, maddi gerçeğe uygun yargılama yapıp yapmadığınızı ben nasıl değerlendireceğim?

O yüzden sizden benim şahsi bir talebim yok. Ama buradan herkese, kamuoyuna seslenmek istiyorum. Özellikle özgür iradesiyle bu ülkeye kutsal hizmet veren gazeteciler vasıtasıyla seslenmek istiyorum. Casusluk suçlaması ağır bir iftiradır. Burada yargılanan üç dava arkadaşımın da bu mahkemede tanıştığım Hüseyin Gün dahil, öyle düşündüğünü kendi seslerinden duyacaksınız. Benim ve diğer yargılananların casusluk faaliyetinde bulunduğumuza ilişkin MİT elinde bir rapor veya tespit var mıdır? 4 aydır cevap vermeyen MİT'e, başındaki İbrahim Kalın'a tekrar soruyorum.

Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken hangi bilgileri kime vermişiz? Bu soruya ya somut bir cevap vereceksiniz veya veremiyorsanız bunun deli saçması bir iddiadan ibaret olduğunu kabul edeceksiniz. Ortası yok. Öyle uydurup suçlamaları ortaya atıp şerefimize, namusumuza, onurumuza saldırıp ondan sonra kimse kulağının üzerine yatamaz. Bu sorulara MİT'in cevabı olmak zorunda. Hadi davayı MİT'e sormadan tamamen uydurup gerekçelerle hiçbir beyanınız olmadan açtınız. Şimdi geç de olsa soruyorsunuz. Koskoca MİT 4 ay boyunca gerçeği niçin söylemez Allah aşkına ya? Peki diyelim ki cevap vermedi, siz kaç ay daha bekleyeceksiniz? Kaç ay daha bu insanların hakkını gasp edeceksiniz, kul hakkı yiyeceksiniz?

Mahkemenizin karşısında üçüncü kez bulunuyorum. Hakkımda düzenlenen iddianamenin tamamen politik kaygılarla hazırlanmış hiçbir somut olgu içermeyen, tutarlılıktan yoksun ve maalesef yalanlarla, evet yalanlarla bezeli olduğunu daha önce dile getirmiştim, tekrar dile getiriyorum. Bütün bunlarla birlikte mahkemenizde önemle ve defaatle dile getirdik. Türkiye'deki adalet sorununu, yargı bürokrasisinin biat etmiş teslimiyetini, bireysel durumumu da aşan şekilde ülkemizde yarattığı kaosu bir kez daha dile getirmenin zorunluluğuna inanmaktayım.

Hürriyetlerin boğulduğu, milletin açlığa, sefalete sürüklendiği bir skandalın bir diğerini takip ettiği, yalana dayalı, soyguncu, vurguncu düzen sonuna yaklaşmıştır. Birkaç gündür ülke sermaye piyasasıyla az önce anlattığım gibi araçlarıyla yapılan büyük soygunun sarsıntılarını yaşamaktadır. Yolsuzluk ve hırsızlık öylesine bir boyuttadır ki artık üstünü örtmeye de güçleri yetmemektedir.

Sakin sakin bir tespit yaparak sözlerimi toparlıyorum. Defalarca dile getirilen bu soygunu Sermaye Piyasası Kurulu, İMKB, Maliye Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, yargı ve iktidar izlemekle yetinmiştir. Sadece izlemedikleri, bu soyguna ortak oldukları, soygundan pay alan resmi görevlilerin, yakınlarının, çocuklarının, akrabalarının tek tek ortaya çıkmasından bellidir.

Bugün yaklaşıp 30-40 milyar dolar hacmi olduğunu görmekteyim. Birçok çevre de bunu doğrulamaktadır. Bu soygunun faturası da AKP iktidarı tarafından şüphesiz yine halkın sırtına bocalama gayreti içerisinde olduklarını da görüyorum. Bütün bu süreçleri yaratanların davranışları elbette beni şaşırtmıyor. Çünkü aynı insanlar bu absürt davayı benimle muhatap kılan insanlardır.

Geçmişte yaşanan büyük krizler bunu gösteriyor ki asıl tehlike ve üzücü olanı bu büyük yolsuzluğu izleyenlerin arasında yargının da bulunmasıdır. Yargı bu görevi yaparken, bu süreçte ne kadar titizlikle davranmışlardır? Bu soruların cevapları bulunmalıdır. Şimdi görünürde operasyon yürütülmektedir. Oysa bu operasyonların gerçekleşmesi beklenen makamların üst düzey görevlilerin yakınları, sorumlu kurullarda görevli oldukları ortadadır.

Bütün bunlar oluyorken, bütün bunlar yaşanıyorken, yaşanmışken, tespitliyken, sizin şu anda bizi yargıladığınız bu casusluk davası bir skandaldır. Yazıktır, günahtır. Heyetiniz dahil, yargılandığım tüm davalarda uygulandığı, uygulanan muameleler ortadadır. Gerçekten utanç duyuyorum ifade etmekten. Yerel mahkemeden istinaf mahkemelerine kadar açılan davalardaki yargıçların değiştirilmesi artık yaşandı ve yaşanıyor. Davalara nasıl müdahale edildiğini milletimiz görüyor. Her şeyi bir kenara sadece bu tutumun dahi Türk yargı teşkilatının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ne yazık ki büyük bir zarar verdiğini, yitirdiğini millete gösterdiğini, tümüyle iktidarın aparatı haline gelme konusunda bu tür örneklerle insanların yargıya olan inancını yerle bir ettiğini hepimiz görüyoruz, yaşıyoruz.

Böyle bir yargı düzeninde ne ekonominin ne de toplumsal hayatın sağlıklı işlemeyeceğini hepiniz biliyoruz. Bugün ülkemizde yaşanan bu sefil krizin, manevi yozlaşmanın asıl müsebbibi de yargının içinde bulunduğu bu içler acısı durumdur. Onun için sorumluluk sadece bu absürt davada bizi tutsak tutmayın meselesi değildir. Siz yere düşen Türk yargısına tekme mi atacaksınız yoksa yere düşen Türk yargısını ayağa kaldıran insanlardan mı olacaksınız? Bunu ispat edeceksiniz.

Cumhuriyet'in Meriç Nehri kıyısında çalışan köylünün kaybolan sabanından veya Bingöl'ün ıssız dağlarında gözyaşı döken köylünün hakkından sorumlu kıldığı Cumhuriyet Savcıları söylemiyle dile getirdiği adalet ülküsü maalesef günümüzde çökmüştür. Onun için iddia makamını yargılayıcı sözler söylemeyi kendime hak görüyorum. Artık iktidarın her türlü adaletsiz talimatını görev sayan bir kısım muhterisle karşı karşıyayız. Bu durum hazindir.

Ancak milletime, ülkemizin haysiyetine sahip çıkan gençlerimize buradan seslenmek istiyorum: Bu iftira, bu yalan dolan düzenini hep birlikte tarihin çöplüğüne bizler atacağız. Sorumlularından bu millet, bu aziz millet, adil mahkemeler huzurunda hesap soracağı günler yakındır. Bu mücadele azmimizi, bu mücadele kararlılığımızı asla ve asla kaybetmeyeceğiz.

Evet, en zor anlarda kar altında deniz düşü kuranlara selam olsun diyorum ve ben asla ve asla ümidini kaybeden değil, burada verdiği mücadeleyle her gün ümidini yükselten Ekrem İmamoğlu'yum. Saygılarımla."


İLK DURUŞMA MAYIS AYINDA YAPILMIŞTI

Casusluk davasında ilk duruşma 11 Mayıs 2026'da başlamıştı. 11-13 Mayıs tarihlerindeki oturumlarda Merdan Yanardağ savunmasını 12 Mayıs'ta yapmış, mahkeme sanıkların tutukluluklarının devamına karar vererek davayı ertelemişti.

6 Temmuz 2026'da görülen ikinci duruşmada da mahkeme Merdan Yanardağ, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün'ün tutukluluklarının devamına karar vermiş ve davayı 29 Eylül 2026'ya ertelenmişti.

TELE1'E KAYYUM ATANMA SÜRECİ

24 Ekim 2025'te TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, CHP'nin tutuklu Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında başlatılan casusluk soruşturması kapsamında evinden gözaltına alınmış, Yanardağ'ın evinde ve TELE1'deki odasında polis tarafından arama yapılmıştı.

Yanardağ'ın gözaltına alınmasının ardından TELE1'e kayyum atanmış ve Yanardağ daha sonra tutuklanmıştı.

Kaynak: BirGün

GÜNDEM 29 Eylül 2026 Salı, 12:32

Yorumlar

Öne Çıkanlar

Diğer Haberler

"Hakemler dosyası" soruşturmasında hakemler derneğinin kayıtlarına el konuldu

"Hakemler dosyası" soruşturmasında hakemler derneğinin kayıtlarına el konuldu

İstanbul merkezli 4 ilde düzenlenen operasyonda...
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik'ten Özgür Özel'e sert tepki

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik'ten Özgür Özel'e sert tepki

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti...
Nadir görülen kara leylek Bursa'da görüntülendi

Nadir görülen kara leylek Bursa'da görüntülendi

Bursa'nın İnegöl ilçesinde nadir görülen kara...
Mersin'de otizmli çocuğa şiddet iddiası ağır ceza mahkemesine taşındı

Mersin'de otizmli çocuğa şiddet iddiası ağır ceza mahkemesine taşındı

Mersin'de 5 yaşındaki otizmli Kuzey Yılmaz'a...
Deniz Ateş Bitnel tanık olarak ifadeye çağrıldı

Deniz Ateş Bitnel tanık olarak ifadeye çağrıldı

Eski hakem Deniz Ateş Bitnel, Hakemler dosyası...
Emniyet'ten ruhsatlı silah sahiplerine uyarı

Emniyet'ten ruhsatlı silah sahiplerine uyarı

Elazığ, Manisa, Giresun, Muğla, Ardahan, Burdur...