TMMOB'dan iklim krizi uyarısı: Karbonu fiyatlandırmak yetmez
GÜNDEM, 08 Eylül 2026 Salı, 16:18TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından yapılan açıklamanın tamamı şu şekilde:
"27 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği, sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik Türkiye'de yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmaktadır. Yönetmelik ile belirli faaliyetlerden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının sınırlandırılması, emisyon tahsisatlarının oluşturulması ve bu tahsisatların alınıp satılabileceği ulusal bir karbon piyasasının kurulması öngörülmektedir. İklim krizinin giderek ağırlaşan sonuçları karşısında sera gazı emisyonlarının hızla ve kalıcı biçimde azaltılması artık bir tercih değil zorunluluktur. Bu nedenle emisyonların ölçülmesi, raporlanması, doğrulanması ve azaltılmasına yönelik bağlayıcı mekanizmaların oluşturulmasının gerekli olduğu çok açıktır. Ancak iklim politikalarının hangi araçlarla yürütüldüğü, bu araçların maliyetinin kimler tarafından karşılandığı, sağlanan ekonomik faydanın kimlere aktarıldığı ve alınan kararların toplumsal ve mekânsal sonuçları da en az toplam emisyon miktarı kadar önemlidir. Şehir Plancıları Odası olarak iklim krizinin teknik bir emisyon hesabına veya piyasa mekanizmasına indirgenmemesi gerektiğini ve iklim politikasının kamu yararı, iklim adaleti, mekânsal adalet, adil dönüşüm ve kamusal planlama ilkeleri doğrultusunda ele alınması gerektiğini hatırlatıyoruz.
Karbon Piyasası Kamu Yararı ve İklim Adaletinin Yerini Almamalıdır.
Emisyon Ticaret Sistemi, sera gazı emisyonlarına ekonomik bir değer yükleyerek işletmeleri emisyon azaltımına yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Ancak sistemin temel araçlarından biri olan emisyon tahsisatlarının alınıp satılabilir hale gelmesi, aynı zamanda atmosferi kullanma ve kirletme kapasitesinin ekonomik bir varlığa dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle karbon fiyatlandırması ve emisyon ticareti, bağlayıcı kamusal azaltım politikalarının yerine geçen temel politika aracı olarak değil, bu politikaları destekleyen tamamlayıcı araçlardan biri olarak görülmelidir. Aksi durumda "kirleten öder" ilkesinin zaman içerisinde "bedelini ödeyen kirletmeye devam edebilir" anlayışına dönüşmesi riski bulunmaktadır. İklim krizinin çözümü, yüksek emisyonlu üretimin maliyetini yalnızca fiyatlandırmak olmamalıdır. Emisyonların kaynağında azaltılmasını, üretim sistemlerinin dönüşmesini ve karbon yoğun faaliyetlerden planlı biçimde çıkılması sağlanmalıdır.
Bu açıdan Yönetmelikte öngörülen ücretsiz tahsisat mekanizmasının da kamu yararı bakımından dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Karbon kaçağının önlenmesi ve sektörlerin dönüşüm sürecine uyum sağlaması gerekçeleri anlaşılabilir olmakla birlikte, atmosferi kullanma hakkının özel işletmelere ücretsiz olarak tahsis edilmesi koşulsuz bir ekonomik desteğe dönüşmemelidir. Ücretsiz tahsisatlar, somut emisyon azaltım hedefleri, enerji ve kaynak verimliliği, temiz teknoloji yatırımları, belirli bir dönüşüm takvimi, istihdamın korunması ve adil dönüşüm yükümlülükleriyle ilişkilendirilmelidir. Benzer biçimde karbon kredilerinin ETS yükümlülüklerinin karşılanmasında kullanılabilmesi, gerçek ve kaynağında emisyon azaltımının önüne geçmemelidir. Bir işletmenin kendi üretim süreçlerini dönüştürmek yerine başka bir yerde gerçekleştirildiği kabul edilen azaltımları satın alarak mevcut karbon yoğun üretimini sürdürmesi, iklim politikasının temel amacıyla çelişmektedir. Öncelik emisyonun oluşmasının önlenmesi, kaçınılamayan emisyonların kaynağında azaltılması ve üretim sistemlerinin dönüştürülmesi olmalıdır. Denkleştirme ancak kaçınılmaz kalan emisyonlar bakımından sınırlı ve sıkı biçimde denetlenen bir araç olarak kullanılmalıdır.
Karbon piyasasının yaratacağı maliyet ve gelirlerin dağılımı da kamu yararı açısından temel bir meseledir. Karbon maliyetlerinin enerji, ulaşım ve ürün fiyatları üzerinden yurttaşlara aktarılması ihtimali bulunurken, sistemden elde edilen gelirlerin yalnızca işletmelerin dönüşümünü finanse etmek üzere kullanılması kabul edilebilir değildir. Tahsisat satışlarından ve karbon piyasasından elde edilen kamusal gelirlerin önemli bir bölümü, toplu taşımanın geliştirilmesi, enerji yoksulluğuyla mücadele, düşük gelirli ve kırılgan kesimlerin desteklenmesi, afet risklerinin azaltılması, iklim uyumu, kentsel yeşil ve mavi altyapı yatırımları ve adil dönüşüm politikaları için kullanılmalıdır. İklim adaleti yalnızca "kaç ton karbon salındığı" üzerinden değerlendirilmemelidir. Emisyonun nerede gerçekleştiği, kim tarafından üretildiği ve çevresel yükün kimler tarafından taşındığı dikkate alınmalıdır. Aynı miktarda sera gazı salan iki tesisin toplumsal ve çevresel etkileri, bulundukları yerleşimlerin sosyoekonomik yapısına ve mevcut çevresel yüklerine göre tamamen farklılaşabilmektedir. Bir işletmenin gerekli tahsisatı satın alarak ETS kapsamındaki yükümlülüğünü yerine getirmiş olması, çevresinde yaşayan nüfusun hava kirliliği ve diğer çevresel risklere maruz kalmasını ortadan kaldırmamaktadır.
Bu nedenle Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi'nin yalnızca ekonomik etkinlik açısından değil, dağıtımsal adalet, çevresel adalet ve adil dönüşüm açısından da izlenmesi gerekmektedir. Karbon yoğun sektörlere bağımlı kentlerin ve bölgelerin ekonomik dönüşümü, çalışanların haklarının ve istihdamının korunması ve dönüşümün maliyetinin toplumun kırılgan kesimlerine yüklenmemesi sistemin ayrılmaz unsurları olmalıdır.
Tesisin Karbonunu Hesaplayan Bir Sistem, Kentin Karbonunu da Görmek Zorundadır.
Yönetmeliğin şehircilik açısından en önemli eksikliği, iklim politikasını ağırlıklı olarak tesis ve üretim kaynaklı emisyonlar üzerinden ele alırken, mekânsal kararların neden olduğu uzun dönemli emisyonları ve karbon kilitlenmesini doğrudan kapsamamasıdır. Oysa kentlerin karbon geleceğini yalnızca fabrikalar ve enerji tesisleri belirlememektedir. Bir tarım alanının yapılaşmaya açılması, orman ve doğal alanların kaybedilmesi, düşük yoğunluklu ve parçalı kentsel gelişmenin teşvik edilmesi, kentlerin sürekli çeperlere doğru büyümesi, otomobile bağımlı yeni yerleşim alanlarının oluşturulması, yeni otoyol ve çevre yolu yatırımları veya kent merkezlerinden uzak büyük ölçekli kullanımların geliştirilmesi, onlarca yıl boyunca sürecek enerji tüketimi, ulaşım talebi, altyapı yatırımı ve sera gazı emisyonu yaratabilmektedir. Bugün bir sanayi tesisinin yıllık sera gazı emisyonu ton düzeyinde ölçülmekte, raporlanmakta, doğrulanmakta ve ekonomik bir yükümlülüğe dönüştürülmektedir. Buna karşılık binlerce hektarlık bir imar planının, büyük bir ulaşım yatırımının veya yeni bir kentsel gelişme alanının 20, 30 ya da 50 yıl boyunca yaratacağı karbon etkisini hesaplayan ve plan kararını bu sonuçlara göre sınırlandıran eşdeğer bağlayıcı bir mekanizma bulunmamaktadır.
Bu durum Türkiye'nin iklim politikası ile mekânsal planlama sistemi arasındaki temel kopukluklardan birini göstermektedir. Bir taraftan sanayi tesislerinin karbon emisyonlarını azaltmaya çalışan politikalar geliştirilirken diğer taraftan tarım alanlarının, ormanların, sulak alanların ve karbon yutaklarının yapılaşma ve yatırım baskısı altında kaybedilmesi, otomobil bağımlılığını artıran ulaşım yatırımlarının sürdürülmesi ve kentlerin kontrolsüz biçimde yayılması iklim politikalarının kendi içerisinde çelişmesine neden olmaktadır. Bu nedenle bir tarafta azaltmaya çalışırken diğer tarafta yeni emisyon ve risk üretmeye devam eden bir sistemin iklim politikası olarak sürdürülebilir olmadığını görmek gerekmektedir.
Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca bir karbon piyasasının kurulması değildir. İklim hedeflerinin mekânsal planlama sisteminin bağlayıcı unsurlarından biri haline getirilmesi gerekmektedir. Çevre düzeni planlarından nazım ve uygulama imar planlarına, ulaşım planlarından büyük ölçekli kamu yatırımlarına kadar bütün mekânsal kararların iklim üzerindeki uzun dönemli etkileri değerlendirilmelidir. Plan kararlarının sera gazı emisyonlarını artırıp artırmadığı, karbon yutaklarını ortadan kaldırıp kaldırmadığı, otomobil bağımlılığı ve enerji talebi yaratıp yaratmadığı ve yeni iklim riskleri üretip üretmediği planlama sürecinin temel karar ölçütlerinden biri haline getirilmelidir.
Şehir Plancıları Odası olarak vurguluyoruz ki piyasa mekanizmaları kamusal planlamanın yerine geçemez. İklim krizi, yalnızca karbonun fiyatını belirleyerek değil, üretim ve tüketim biçimlerini, enerji ve ulaşım sistemlerini, arazi kullanım kararlarını ve kentsel gelişme modellerini kamu yararı doğrultusunda dönüştürerek ele alınabilir. Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi ancak bağlayıcı emisyon azaltım hedefleri, kamusal yatırımlar, adil dönüşüm politikaları, güçlü çevresel düzenlemeler ve iklim hedefleriyle bütünleşmiş bir mekânsal planlama sistemiyle birlikte uygulandığında gerçek bir iklim politikası aracına dönüşebilir.
İklim krizinin bedelini toplumun kırılgan kesimlerine yükleme riski olan, karbon yoğun üretimi yalnızca fiyatlandırarak sürdürmeye olanak tanıyan ve kentsel gelişmenin yarattığı karbon kilitlenmesini görmezden gelen bir yaklaşım yerine, doğayı, yaşamı, emeği ve gelecek kuşakların haklarını merkeze alan toplumcu ve kamucu bir iklim politikası oluşturulmalıdır. Çünkü iklim krizi yalnızca ne kadar karbon saldığımızın değil, nasıl ürettiğimizin, nasıl tükettiğimizin, kentlerimizi nasıl geliştirdiğimizin ve toprağı nasıl kullandığımızın bir sonucudur."
GÜNDEM 08 Eylül 2026 Salı, 16:18
Yorumlar
Öne Çıkanlar
Diğer Haberler
2026-2027 KYK ek yurt başvuruları ne zaman başlayacak?
2026-2027 eğitim öğretim yılı KYK yurt başvuru...
Yeni Parti'den Üsküdar seçimi tepkisi
Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, "İstanbul...
Muhittin Böcek ile oğlunun tahliye talebi reddedildi
Antalya Büyükşehir Belediyesi soruşturmasında...
Beşiktaş'ta olağanüstü seçim kararı
Beşiktaş Başkanı Serdal Adalı'nın olağanüstü...
Bursa'da arazi yangını büyümeden söndürüldü
Bursa'nın Nilüfer ilçesinde Büyükbalıklı ile...